Install this theme

Çayınızı da, çay koyma eyleminize de sıçayım. Of yavşaklık, of yavşklık. Çok yavşak abi bu, çok. Her eşşsiz şeyi popüler kültür malzemesi edişinize sıçayım, edibii SİKİŞİNİZE sıçayım.

scandinaviancollectors:

HENRY MOORE, Divided Head, 1963. / europeansculpture

scandinaviancollectors:

HENRY MOORE, Divided Head, 1963. / europeansculpture

hoppa!

Sabaha karşı -olmak da denebilir, anlamsızdır, ancak güzel olur. “Şeyler” bizi huzursuz ederler, her zaman ederler ve daima onlara karşı geliştirdiğimiz karın ağrılarımız vardır, bizi onların uğrattığı hüsranı unutmaya teşvik eden ilkel güdülenmelerdir bunlar, bir nevi vücudundaki gerilim hatlarının yüksek gerilim hatlarına aniden dönüşmesini engelleyen nadide lütuflardandır. Ancak aklın, senin o harika aklın ve aklının ürettiği nacizane lütüfkar fikirler, karın ağrılarına davetiye çıkarmakla kalmaz, gider zorla alır ve getirir, önüne koyar. Ahmakçadır akıl, akıldır ahmakça olan ve tüm ahmaklıkların kaynağı, seni geren insanlar değildir, bizzat o insanları gözüne sokan aklındır, ve sen kendi aklına söveceğine, insanlara söversin ve bilirsin de: “Bırak insanlar istediklerini yapsınlar, sana ne!” Olmaz ama, insanlar istediklerini yapsınlar ancak ben de karın ağrılarına maruz kalmak istiyorum der gibidir aklın, aklın senindir ve bir süre sonra onu söküp atmayı bilmen gerekir ki delilere imrenirim bu denli bu yüzden.

Bir şeyleri söküp atmanın zamanını kaçırdık, çok önceden sökülmüş bir şeye yama yapmaya kalkmak ancak bu kadar sürer kardeşlerim. Pişman değilim ancak artık oldukça anlamsız olduğunu görmekten öte bilmekteyim. Kendini alıp, kör kütük birine hapsetmen ve kalkıp bir de bu zaafa arkadaşlık falan demen nadide bir ahmaklık örneği. Ben bilmem ne zaman gereklidir arkadaş ve ne zaman gereksizdir, keza bilmem iyi arkadaş nasıl olur yahut nasıl olmaz ve ya ben nasıl bir arkadaşımdır, bilemem. Genel olarak bir bok bilemem ancak bilegeldiğim tarihten bu yana en sevmediğim şey, meslek dahil, çömlekçiliktir, hele bir de gözüne soka soka, kanırta kanırta, zanaat olmaktan çok öte bir gösteriş ve harikulade bir eylemmişçesine çömlekçilik yapmak? Kader kurbanlığının eşini öldürmek olmadığını ispatlarcasına yüklenir kafatasının tam ortasından ve yere öyle bir basınç uygularsın ki ancak bir anlık olabilir, dayanmaz kemiklerin, ayrılıverirler birbirlerinden, acı yerine ağrı hissedersin işte. Karın ağrısı, kemiklerinin kırılmasıdır, ağırlıktır,yüktür, küfedir, hadi sen de isimlendir.

Korkak olmak en büyük handikaplarından biriydi, yalnız olma duygusu ve farkediyorum ki zaten çoğunlukla yalnızım ve alışık olmaktan öte memnunum da bu durumdan ve niçin eskiden olmadığım şeyi arıyormuş gibi yapayım? Amaçsız bu ve belki de ilkkez bu, ilkkez bu kadar hafif ve mutlu ve ilkkez suratına sıçayım demeden yaklaşabilirim ve yaklaştım. Ancak her bok tekerrürden başka bir şey eylemiyor.

Susuyor gece ve gıcırdıyor tüm menteşeler
oyuklardan çıkıyordu sabah bir şeyler
şimdi yeni yeni oyuyorlar toprağı
şeyler çabuk değişiyor
şeyler çabuk yenişiyorlar ve rakı her daim
ne varsa sövdüğü
yanında evladiyelik gibi bir tek o kalıyor.
Sanki çınlıyor tüm kulakları dünyaylıların
bazen sadece sessiz, ne kadar olabilirse
ve yine ne kadar çarpabilirse hızlı
o kadar işte, çarpıyor yumruğu göğsünde
sanki sızlıyor tüm yüreği dünyalıların.
Zaman zaman bağdaşmalı ya sebepler sonuçlar
bağdaş kurmak gibi ya da kirazın ağaçtan sarkması
çocukların takla atmaya hevesli oluşları gibi
bitmeyen enerjisi güneşin
ve artık görmezdengelinegelen iç-çekişler
ha işte,
sanki tüm içleri çekiliyor dünyalıların
bazen hiç kalmıyor gibi.

Sahtekarca bir cesaret kılıfına sakladı tabancasını, cebine sokamayacak kadar büyük çantasına koyabileceği kadar küçüktü, çantasına koydu. Kimseye bahsetmedi çantasında bir silah olduğundan, ortada bir silah olduğundan ya da bir silah gördüğünden dahi bahsetmedi. 

Yaşamın bir değeri olduğuna inandığından ya da insanların çok değerli olduklarından değil, değer verdiği şeylerin çantasını yüklenmelerini istemezdi, çoğu zaman zaten bir şeyler istemezdi. Korkak, biraz zorlasak zübük bile diyebilirdik kendisine.

Bir şey kalmamış gibi dalgaların köpüklerinde, bir şey kalmış gibi dağların zirvesinde, alabildiğine alabildiği her şeyi alıp kaçmak neymiş, gösterecekti koca gözlü çılgın canavar. Hayaller ve umutlar boşa çırpınışlardı, insanın neresi acırsa canı oradaydı ne de olsa. Biraz daha sabredecek ve öğrenecekti ne kadar tatlı olduğunu hiçliğe karışmanın, herkes gibi,herkesin bir gün olacağı gibi yem olmanın toprağa. Hiç bir şey nasılsa öyle değildi ya da ne ise oydu.”Nereye gitti zaman? Derin kuyulara dalmadım mı ben? Dünya uyuyor.”

Ve tabii ki ”Dünyadaki kötülük, neredeyse daima cehaletten gelir ve iyi niyet aydınlanmamışsa kötü niyet  kadar zarar verebilir.” 

ikinciiyeni:

İliş bana.
günün her hangi bir saatine 
sesini,soluğunu, zihnini bulaştır..

 
İlhan Berk

Yanlış yapmanın kıymeti. Devrin çarkını sadece yanlışlar üzerine kurduğunu sadece az çok dahi farkedebildiğinde, yanlışları kendine dert etmeyi becermeye başlıyorsun, bir umarsızlık halinden dönüyorsun, tüm istencin buna kanalize oluyor, suratına suratına üfürüyor hakikati, yanlış olanları:Her şeyi.
Başlangıç kabulleri yapmanın ne denli hatalı olabileceğini bildiğin halde, onları olduğu gibi kabul etmeden elin bir diğer nüsansa dokunamıyor. Çok büyük bir kabul yapmanın altında ezilebilirsin, varsın oldun, hayatın olduğu gibi, tesadüfi(gelişigüzel) yahut bağlı olduğunu farzet(kabulet), kötüdür. Her seferinde aynı şey, aynı alıntı,aynı parçası bombanın gelen: Hayat hiç bir zaman güzel değildir, güzel olan hayat üzerine yapılmış tasvirlerdir sadece.
Tuhaftır, her zaman düşünmek bunun üzerine. İnsanlar seni anlamayacaklardır, anladıklarını söylediklerinde ise en iyi ihtimalle yanlış anlayacaklardır, senin yerine düşünebildiklerine inanırlar insanlar, senin düşündüklerine hak verebileceklerine yahut veremeyeceklerine. Sen ne diyorsan, seni yapan O’dur derler zaman zaman, zırvalarlar, seni kelimelere hapsederler, kelime yoksa fırçaya, o yoksa notalara, farketmez yani, sen kendini nasıl anlatmaya çalışıyorsan, seni “anladıkları” için insanlar, seni o mecraya gömerler, hapsederler, kenetlenmişsin varsayalarlar. Hatadır, diğer her şey gibi.
Mesela, “birini gömdüğün bir şey yazdığında, göğe yükseltebilecek şeyler de yazabilirsin, gömdükten sonra kıymeti yoktur ama, kıymeti olsa dahi anlamsızdır. Her bir uzvun parça parça, duraksayarak ve kendi döngüsü dahilinde aynı şeyi söyler: artık uğraşma arkadaşım, sen sen değilsin, o da o değil. (Nokta)”
Her halükarda ve her zaman yaşanagelecek net bir anlaşabilemezlik durağanlığına hapsolacaksın, bunun da kendi döngüsü var. İnsanlar birbirlerini mutualist bir şekilde hapsederler ve mutludurlar, insanlar kendilerini kendilerine de hapsaderler ve yine mutludurlar. Bitmeyen bu arz-ı endan hali bir bütün olarak kokuşmuşluğuyla gurur duymasa da bundan şikayet etmez, çünkü hadsizdir insan, kendi için kendisi bile hadsizdir, haddine değildir ses çıkartmak, otorüte boşluğu mikro ölçüde hiç bir zaman bir zaafiyet sorunu olarak ortaya çıkmaz çnkü eksikliği yoktur, düşün bacım.
Belki ölürken mutlu öleceğiz, çünkü ölümden çekinmemize neden olabilecek eylemler içinde değiliz, bir astronot ölümden çekinebilir, tekrar dünyayı fiziksel olarak terk etmek isteyebileceği için farz-ı muhal. Sen ne için çekineceksin, yatağından daha rahat bir yerde yatamayacağın için mi? Daha fazla şişmanlayamayacağın için? Daha fazla sevişemeyeceğin için? Nedir derdin kuzum?

aylakdam:

“İşçi sınıfının insanlığa karşı hiçbir borcu yoktur. İnsanlık ona borçludur.”

aylakdam:

“İşçi sınıfının insanlığa karşı hiçbir borcu yoktur. İnsanlık ona borçludur.”

1-

Rıfat yirminciyüzyıl gibi görünen ondokuzuncuyüzyılın ilk “dekeyt”inde, kesinlikle hatırlayamadığı mevsimi,ayı ve dahi günü ve bunun dışında hatırladığı montu üstündeki tasviriyle açık havada oturabileceği bir “gün” ün sonuna doğru,zira hava kararmaya yüz tutmuştu, daha önce tanıdığı bir orospuyla beraber aynı masada oturan dört kişiden biriydi. Çağımızın Tyrion Lannister’ıydı, orospulara karşı bir zaaf gelişmişti, o zaman göre boy-kilo oranında zayıf sayılabilecek bedeninde. Bu şekilde konuşmaz ve düşünmezdi, mesela orospu kelimesini ve hatta türevlerini hiç bir şekilde kullanmazdı, o yüzden anlatanın Rıfat’ın olmaması durumu bizi mutlu etmeli. O günün gecesi, o masadan, dört kişiden bir diğer kişi ile birlikte, kalkıp evine doğru giderken, diğeriyle ayrılıp otobüse bindikten sonra, aklında kalan diğer orospu onunla bir yolunu bulup iletişim kurmayı aklına sokmuş olsa gerekecek, oluverdi, engellenemez ve beklenemez bir halde, orospu Rıfat’la iletişim kurdu, hem de Rıfat otobüste, orospu ise orada değilken. Mutlu görünüyordu aldığı haber sonrasında ondan, zaten insan hoşlanılmaktan ya da sevilmekten neden rahatsız olsundu? Zaaflar, bir adım öteye götürdü durumu, ertesi gün bir ilişki başlayacaktı elbette, ertesi gün yavaşça ve bitmeyen muhabbetlerle geliyordu, düşünülebileceği üzere mutluydu. 

                                          -Zaman geçiyor
                                                  üç gün
                                                   beş gün
                                             bilemedin on gün-

Can sıkıntısını terbiye edebilir misin Rıfat? -

Ah çocuk, elbet bir gün yazılacak sana ama sen çok uzakta kaldın, üstünden yıllar geçecek daha ve hüsranla bakacaksın o geçen yıllarda sıtmalarına ve belki üzerinden geçtikçe gezegenler ve yıldızlar bulacaksın mutluluğu elbet ışında kaybolduğun galaksilerde, belki daha uzak benden belki kör bir kuyuda ordan çıkmaya adanmışcasına ama olacak. 

Elbet bir gün yazacağım ve yazacak benim türüm sana, istediğin zamanlarda değil belki, belki sadece zamana has hüsranlarını geçirmek için kudurmayacak satırlar ve sayfalar ama sen o zamana has olan hüsranlara da çoksun be çocuk! Hüznü haketmeyen küçük canlılardan birisin sen ve bunu kavraman için belki gezegenler çarpışacak ve sonrasında gelecek olan kör edecek seni ve o sonradan kazandığın karanlığa artık kurtulma ümidi olmadan dalacaksın. 

Kızma bana çocuk, bir dost olarak konuşuyorum seninle, bir dostun olabilmek için, ne kadar çabuk neyi hakettiğini kavrarsan, o kadar kolay kurtulursun türü kayıp suçlamalardan ve itham ettiğin her varlık geri çeker üzerinden o koca “ah”larını.Günü birlik mutluluklar için kendi başına kalmış zımbırtılarını toplarlaman, ancak bir döngü ile mümkünken sen her türlü dönemeçte ters koşmaya devam edemezsin, ezilirsin. Hiç bana küsme çocuk, hakkın yok ve kendi darılmalarını haklı çıkartmak için fiilleri koyma ortaya, onlar ki anlamsızdır, has olan durağan ve yerleşendir. Zırvalıyor muyum? Hayır çocuk, düşün, düşünmeden söyleme, bilirsin sadece uyurken güzel gelmez masallar, uyanınca da güzeldirler. 

Ecce Homo “Neden bu kadar bilgeyim?” diye başlar ve devam eder. İlk okuyuş bir tebessüm yaratır bu “mütevazilik”  sebebiyle ama sonra bunun mütevazi bir şey olduğunu gerçekten algılayabilirsiniz, bir ironidir orda yazan, belki yazan bir çok şey ironidir orada, belkisi bencesi. 

Ben “Neden bu kadar iyimser oldum?” diye başlamak isterim yazıya bu günlerde ancak bu ironiden uzak sahici bir iyimserlik ve ne insanların bekleyebildiği bir şey bu benden, ne de kendimin kendimden bekleyebileceği bir şey ama öyle oldu; iyimser bir insan oluverdim son günlerde. Bunda Berkin Elvan’ın ölümü vardır belki nedenlerinde, zamanımı geçirmediğim, günlerimi suratına bakarak “telef” etmediğim biri için “ilk kez” ağladı ve içten bir acı hissettim, insanların ölümünü ve ölümün adına hiç yakışmayacak derecede nankörce bir çocuğu dönüştürdüğünü izledim, gözlerimin önünde oldu her şey: Tanrı -varolduğu kabulüyle- yanına, yaşaması ve o bembeyaz dişleriyle daha hiç bir şeyin hüznünü yaşamadan(!) devamlı gülmesi gereken bir “çocuğu” yanına alarak hem de bunu yine kendi yarattığı o “mümin” insanlar vasıtasıyla bunu becermek “suretiyle” insanlığa bir kere, bana bir kere daha ihanet etti. Tanrı mazlumun yanındaydı ya, öyle ihanet etti mağrur tavrıyla, şaşırıyor insan kendine inanmadığı için toplu kıyımlara uğrattığı kavimlerin hikayelerini okuyunca onun ağzından. Soruyor insan, çok şey soruyor, ah ediyor, Tanrı şayet öldüyse, bu ahlar yüzünden ölmüştür diyesi,feryat edesi geliyor.

Gözlerimin önünde oldu her şey, herkesin gözlerinin önünde; doğanın bir çocuğu, yine kendi işleyişi etrafında “büyüttüğü çocuklar” tarafından katledilmek “suretiyle” öldürüşünü gördüm,gördüler! Ölüm, bu kadar kendi anlamı, kendi değerini yadsıdığını gördü insan kendi gözleriyle. Lanet olasıca bir adam tarafından “çocuk ölümünün” yuhalattırılmasını gördüğünde karşısına iki seçenek çıkıyor insanın, benim, kendi adıma iki seçeneğim vardı dostlarım, kendimi ne kadar ifade edebildiysem şimdiye değin!

-Mutlak pesimizm
-Mutlak optimizm

Ben bilinçli olarak yadsıdım, doğal olarak bu yaşıma kadar gelişip büyüyen,beni saran kötümserliğimi zorladım, onun dümenini kırıp akıntılarla boğuşur hale getirebilmek için. Onu alırken yanına doğa, bir bütün olarak, onu ağaç kılabilmek için, meyve kılabilmek için, soluduğun hava kılabilmek için aldığını düşünerek yaptım bunu, gayri bundan kutsalımdır hava,meyve,ağaç dahi beni ben edebilecek, yaşamama olanak sağlayan her tabii şey kutsalımdır, içinde ölü bir çocuk ile gelen “ölü çocuklar” vardır.

Bu benim seçimimdir, şu sıralar insanları sevmem ve dertlerini alabildiğince kendi derdim sayabilmem, bundandır, benim dertlerim yüzünden katledilmiş,zulme uğramış çocuklardır. Soluduğum hava ne kadar temizse, o temizlik o çocuklardan, o temizlik o temiz çocuklardan gelecek, geliyor, geliyordu. 

Sev kardeşim edebiyatı değil bu, asla olmayacak. Her ne kadar şerefsizin teki çıkıp “senin neslin bizim için kindar nesildir, sana bunu uygun gördük” derse, bir leylak dalını onun avucuna sıkıştırıp “bak leylak dalları da solar be adam!” diyebilecek armağan edici bir aklı ve gönlü sahip kılmak, tek bir ulaşım yoludur selamete çıkan o her ne olduğu belirsiz yolda. 

Ey çocuk, ölümün yirmi yılımın fiilen yitimidir. Sayendedir ki senin ölümünü mutlak bir iyimserlikle ve mutlak bir sabırla kutsayacak olmam. senin ölümün sadece senin yitimin değildir, diğer ölümler gibi, senin ölümün yitmekten daha kutsal, yaşamaktan “sadece” zarfını attığımız bir durumdur. Senin havaya,denize,yemişime karışmandır benim kutsalım gayri.