Install this theme

Can sıkıntısını terbiye edebilir misin Rıfat? -

Ah çocuk, elbet bir gün yazılacak sana ama sen çok uzakta kaldın, üstünden yıllar geçecek daha ve hüsranla bakacaksın o geçen yıllarda sıtmalarına ve belki üzerinden geçtikçe gezegenler ve yıldızlar bulacaksın mutluluğu elbet ışında kaybolduğun galaksilerde, belki daha uzak benden belki kör bir kuyuda ordan çıkmaya adanmışcasına ama olacak. 

Elbet bir gün yazacağım ve yazacak benim türüm sana, istediğin zamanlarda değil belki, belki sadece zamana has hüsranlarını geçirmek için kudurmayacak satırlar ve sayfalar ama sen o zamana has olan hüsranlara da çoksun be çocuk! Hüznü haketmeyen küçük canlılardan birisin sen ve bunu kavraman için belki gezegenler çarpışacak ve sonrasında gelecek olan kör edecek seni ve o sonradan kazandığın karanlığa artık kurtulma ümidi olmadan dalacaksın. 

Kızma bana çocuk, bir dost olarak konuşuyorum seninle, bir dostun olabilmek için, ne kadar çabuk neyi hakettiğini kavrarsan, o kadar kolay kurtulursun türü kayıp suçlamalardan ve itham ettiğin her varlık geri çeker üzerinden o koca “ah”larını.Günü birlik mutluluklar için kendi başına kalmış zımbırtılarını toplarlaman, ancak bir döngü ile mümkünken sen her türlü dönemeçte ters koşmaya devam edemezsin, ezilirsin. Hiç bana küsme çocuk, hakkın yok ve kendi darılmalarını haklı çıkartmak için fiilleri koyma ortaya, onlar ki anlamsızdır, has olan durağan ve yerleşendir. Zırvalıyor muyum? Hayır çocuk, düşün, düşünmeden söyleme, bilirsin sadece uyurken güzel gelmez masallar, uyanınca da güzeldirler. 

Gençlik, çıplaklık direnişi. Pipili korku filmleri, sesler, heyecan. O kadar.

Ecce Homo “Neden bu kadar bilgeyim?” diye başlar ve devam eder. İlk okuyuş bir tebessüm yaratır bu “mütevazilik”  sebebiyle ama sonra bunun mütevazi bir şey olduğunu gerçekten algılayabilirsiniz, bir ironidir orda yazan, belki yazan bir çok şey ironidir orada, belkisi bencesi. 

Ben “Neden bu kadar iyimser oldum?” diye başlamak isterim yazıya bu günlerde ancak bu ironiden uzak sahici bir iyimserlik ve ne insanların bekleyebildiği bir şey bu benden, ne de kendimin kendimden bekleyebileceği bir şey ama öyle oldu; iyimser bir insan oluverdim son günlerde. Bunda Berkin Elvan’ın ölümü vardır belki nedenlerinde, zamanımı geçirmediğim, günlerimi suratına bakarak “telef” etmediğim biri için “ilk kez” ağladı ve içten bir acı hissettim, insanların ölümünü ve ölümün adına hiç yakışmayacak derecede nankörce bir çocuğu dönüştürdüğünü izledim, gözlerimin önünde oldu her şey: Tanrı -varolduğu kabulüyle- yanına, yaşaması ve o bembeyaz dişleriyle daha hiç bir şeyin hüznünü yaşamadan(!) devamlı gülmesi gereken bir “çocuğu” yanına alarak hem de bunu yine kendi yarattığı o “mümin” insanlar vasıtasıyla bunu becermek “suretiyle” insanlığa bir kere, bana bir kere daha ihanet etti. Tanrı mazlumun yanındaydı ya, öyle ihanet etti mağrur tavrıyla, şaşırıyor insan kendine inanmadığı için toplu kıyımlara uğrattığı kavimlerin hikayelerini okuyunca onun ağzından. Soruyor insan, çok şey soruyor, ah ediyor, Tanrı şayet öldüyse, bu ahlar yüzünden ölmüştür diyesi,feryat edesi geliyor.

Gözlerimin önünde oldu her şey, herkesin gözlerinin önünde; doğanın bir çocuğu, yine kendi işleyişi etrafında “büyüttüğü çocuklar” tarafından katledilmek “suretiyle” öldürüşünü gördüm,gördüler! Ölüm, bu kadar kendi anlamı, kendi değerini yadsıdığını gördü insan kendi gözleriyle. Lanet olasıca bir adam tarafından “çocuk ölümünün” yuhalattırılmasını gördüğünde karşısına iki seçenek çıkıyor insanın, benim, kendi adıma iki seçeneğim vardı dostlarım, kendimi ne kadar ifade edebildiysem şimdiye değin!

-Mutlak pesimizm
-Mutlak optimizm

Ben bilinçli olarak yadsıdım, doğal olarak bu yaşıma kadar gelişip büyüyen,beni saran kötümserliğimi zorladım, onun dümenini kırıp akıntılarla boğuşur hale getirebilmek için. Onu alırken yanına doğa, bir bütün olarak, onu ağaç kılabilmek için, meyve kılabilmek için, soluduğun hava kılabilmek için aldığını düşünerek yaptım bunu, gayri bundan kutsalımdır hava,meyve,ağaç dahi beni ben edebilecek, yaşamama olanak sağlayan her tabii şey kutsalımdır, içinde ölü bir çocuk ile gelen “ölü çocuklar” vardır.

Bu benim seçimimdir, şu sıralar insanları sevmem ve dertlerini alabildiğince kendi derdim sayabilmem, bundandır, benim dertlerim yüzünden katledilmiş,zulme uğramış çocuklardır. Soluduğum hava ne kadar temizse, o temizlik o çocuklardan, o temizlik o temiz çocuklardan gelecek, geliyor, geliyordu. 

Sev kardeşim edebiyatı değil bu, asla olmayacak. Her ne kadar şerefsizin teki çıkıp “senin neslin bizim için kindar nesildir, sana bunu uygun gördük” derse, bir leylak dalını onun avucuna sıkıştırıp “bak leylak dalları da solar be adam!” diyebilecek armağan edici bir aklı ve gönlü sahip kılmak, tek bir ulaşım yoludur selamete çıkan o her ne olduğu belirsiz yolda. 

Ey çocuk, ölümün yirmi yılımın fiilen yitimidir. Sayendedir ki senin ölümünü mutlak bir iyimserlikle ve mutlak bir sabırla kutsayacak olmam. senin ölümün sadece senin yitimin değildir, diğer ölümler gibi, senin ölümün yitmekten daha kutsal, yaşamaktan “sadece” zarfını attığımız bir durumdur. Senin havaya,denize,yemişime karışmandır benim kutsalım gayri. 

Benim en iyi dostum içkim sigaram 
Onlarda terk ederdi olmasa param 
Canım kadar yakınım el oldu şimdi 
Dünyada dost denilen kelime yalan”

İşin ironik yanı, bunu o en yakınım olan, hani canım kadar yakın, insanla beraber söyler, içer, üstüne gülerdik. Ne hoş, bilirdik sözlerin doğruluğunu ama özelde yanlışlığını çünkü onu biz yanlışlardık. Biliyor, biliyor, aklında olduğumu da biliyorum, o kadar kendimi de beğenmişimdir. 

Az çok kafamız güzel olduğunda, az çok muhabbete ihtiyacımız olduğunda, en yakınlarımıza koşmaya çalışırız. Bense bundan kaçmaya çalışıyorum, içerken de, yerken de, kaçıyorum. Ne oldu ki? İkimiz de biliyoruz, farklı yorumlarla ne olduğunu ama esasen anlaşabileceğimiz bir anlaşmazlığımız var. Kendi kararlarımla çelişmekle, kendi kendini tanıyan birey olarak tekrar tekrar “özlüyor” olduğumu saklayacak değilim, bu artık iki yüzlülük olur. Asıl can olan ise, beraber yalnızlığımızı paylaşmak idi, her koşulda, çünkü biz her koşulda yalnızdık. O biriyle beraber olurdu mesela, o sıralarda ben de biriyleydim, oturur nargile içerdik, evde ve yalnızlığımızdan bahsederdik en çok o olurdu bizim paylaşımımız. Bense değişmiş değilim, hala bu, hala biriyle burun buruna kavga etmek istiyorum bu konuda.

ah saçmalamak. 
Belki en sonunda, çağın Oblomovluğu hali ile söylenecek en keskin şey benim için;


"ölsem de dik durmaz, sarhoştur mezar taşım."

Çocuk sağ elini cebine soktu yürürken, bir yerlere gidiyordu, ben henüz bilmiyorum nereye gittiğini. Seçerek yürüyordu sanki sokakları, en yakın olan yolu ya da en uzağı, en hızlısını ya da en kolayını değil de başka bir şeyler vardı girdiği sokaklarda, anlam veremiyordum. Bir sokak bitiyor, bir diğerine geçerken uzun uzun yollara bakıyordu, binalara, elektrik direklerine, ağaçlara yani bir sokağı ne varsa sokak yapan, onlara. Sonra ilk adımını atıyor,ikincisi onu takip ediyordu ve her sokak başında, diğer türlü, her sokak sonunda elini cebinden çıkartıyordu. Üçüncü adımı ikinci adımının peşi sıra geliyor ve sağ eli cebe giriyor ve bu durum kendini sürekli tekrar ediyordu sanki. Anlayamadığım bir şeyler vardı ve ben onun adımlarını takip ediyor, baktığı yerlere bakıyor ve ilgimi çekerse duyduğu şeyleri dinliyordum. Ne varsa çocuğa etkiyen, tümünü kavrıyor ancak sonuçlandıramıyordum. Çocuklar bazen anlaşılmıyorlar.

Bir binanın kapısına yanaştı, elini cebinden çıkarttı, üzerinde isimlerin yazmadığı sadece beyaz düğmelerin krem rengi tahminen mermer bir zemin üzerine yerleştirilmiş üçüncüsüne, gereksiz ama sanki tehlikeli bir an, tehlikeli bir olay olacakmışcasına iteledi düğmeyi. Katlardan birinde zil sesi duyuldu, bir süre sonra kapı açıldı. İçeri girdik, çocuk ve ben. Merdivenler, bir basamak, bir ikincisi, üçüncüsü, nasıl baktığına göre farklı yorumlanacak bir hızda yukarı çıkıyorduk. Bir basamak tanrı tarafından kabul edilebilir zaman içerisinde değildi, bulduğu ufak ne olduğu belli olamayan şeyin üzerine bütün kafasını geçirmiş olan salyangoz ise hayretler içinde gözlemliyordu bizi, tarih yazılıyordu orada, başka bir evrende bir basamağı bir yılda çıkabildiğimizi gören Osman kahkaha atıyordu bizi izlerken teleskopun başında. Anlayacağın, kendimize göre bir hız tutturmuş ve dördüncü basamağı da geçiri vermiştik ayaklarımızın altından. Merdiven çıkmak kolay iş değildir, çağ insanı bunu deklare etmese de kabullenmiş ve çoğu durumda dünyanın en gereksiz aleti olan asansöre binme adeti, asansörde sevişme fantezilerinin tavan yapmasıyla popülaritesi artan bir hal almaya başlamıştı. Merdivenler, yalnız varlıklardı, kapıcıların “elverişli” olmasına kanaat getirdikleri için günün belli zamanlarında ayak yüzü görür hale gelmişlerdi ve buna rağmen yeni merdivenler doğmaya devam ediyordu, durmadan durmadan durmadan… Afrikalı çocuklar gibi, açlığa doğmak gibiydi merdivenlerin hali de ve canlılar gibi bir içgüdüyede sahip değillerdi, yani çoğalmak istemiyorlardı ve bunu çoğu yerde yalnızlığa dayanamayıp intihar ederek gösteriyorlardı, yıkılan merdivenler, acı çeken toplumun en büyük simgesi haline gelmişti. Asansörler gülüp geçiyorlardı, bir nevi asansörler liberal sistemin “taşıyıcısı” haline gelmişlerdi ve sorgulanmayan, sorgulamaya korkulan şey bir gün asansörlerin çalışmaması durumunda ne yapılacağı idi. Şu ana kadar hazırlanmış planlar yoklardı, tedbirler alınmamış, tatbikatlar yapılmamıştı. Kaos ve kimsenin aklından geçirmediği bir durumdu asansörsüz bir evren. 

Nihayet beşinci basamak yakamızdan düştü. Altıncısı, yedincisi, sekizincisi, Osman hala izliyor, çocuklarına devretmeye hazırlanıyordu bu komediyi. Belki yıllar geçti, belki dakikalar, biz yaşlanmamıştık ama Osman’ın öldüğü haberi çabuk yayılmıştı, bir kapının önünde durduk, çocuk sağ el parmaklarını büktü,orta parmağını biraz daha dışarı çıkarttı ve kapıya bir kez vurdu:”Çat!”

Siz yok mu, sizin her yeriniz şaşırıp kalmaya istekli 
Bir bakın, uyanıp kalkınca çocuk olmalarım var benim 
Şu da var: bir sokak en açılmış pencereler dalıyor 
Dalıyor da söz mü, yatağa uzatıyor otomobillerini 
Aşk duyan bir kadını 
Onun kişiliği olan memelerini 
Gözlerim! Hey sokak! Geri getiriyor gözlerimi 
Kimi zaman da bir cam kırılıyor şangur şungur 
Diyorum böylesi gürültüler şiir için gerekli 
Öyle mi değil mi? 

Çık haydi, konuşalım. Gerçekten, sadece konuşalım. Ben yolcuyum yavaştan çünkü, gidiyorum, adım adım. Her yaşam ki ölüme gider, büyümek ya da gençleşmek ve fakat ölüme yürümek. Ne dersem de, mefhum açık. Orda olan, olacak olan, benden önce de var olan ancak benden sonra varolmayacak olan. Orda olan.

                                “So I hold my breath and close my eyes                                                              And focus on the wine”

Yolcuyum ya gidiyorum ama olduğum yerde, nereye olduğunu bilmeden. Ordan olan, yaklaşıyor sadece, neyin hazzı yahut neyin yoksunluğu bu bilmiyorum, aklıma girişine anlam veremiyorum, üstüne düşünmüyorum, üstüne düşüyorum. Aklımın iki ucu, filtrelenmiş sokak uçları, cadde bağıntıları ve yaşam istenci, esasında ne olduğu belli belirsiz iyi ve kötü. Ne dersem, o değil ve ne değilse hiç olmadığı kadar değersiz. Boş sözler, boş kelimeler, sadece oluş işte bu, meydana gelmek, yaratılmak. Küçük İskender ne kadar sanatçıysa Tanrı da o kadar sanatçıdır. Kabiliyetsizlik, hidayetsizlik ve ebediyetsizliğin daniska hali, o zaman, nefesimi tutar gözlerimi kapatırım ve şaraba odaklanırım. 

Olan ile olması gereken şey arasındaki uçurum ve bireylerin buna köprüler inşaa çabası. Temel soru: Derdin ne? Temel cevap: Dertsizim.
Olmaması gereken ama olan, bazı mutsuzlarca hoş karşılanan ve cevaba kendisini muhattap bırakan kişinin mutsuzluğunun yadsındığı o ne tarafından tutarsan o kadar parçalanan durağan hal. İnsanlar artık saçmalamıyorlar, kulaklarımı tıkadım ve kendimi hiç olmadığı kadar sadece kendimin hissediyorum. İt beni, sürekli, sen. 
Bir de bir “sen” var, artık sikimde bile olmayan.

Sürekli harp. Taarruz. Sövüş.
Bıktım. laf olsun değil
sadece bıktım ve yeni bir keşfim var…

…anlamsız.

 

Kendimi öldürmeden önce bana varoluştan yana güven verilmesini isterim, kuşku duymamak isterim. Yaşam, benim gözümde, olguların belirginliğini ve akılda uyumlu biçimde birleşmelerini onaylamaktan öte bir şey değil. Ben, olguların toplanıp birleştiği zorunlu bir buluşma noktası gibi duymuyorum kendimi artık; şifalı ölüm, doğadan ayırarak iyileştiriyor bizi; ama ya ben, olgulara yol vermeyen acıların ürünüysem?

Ben kendimi öldürürsem bu, kendimi yıkmam için değil, ama kendimi yeniden oluşturmam için olacak; intihar, benim için, kendimi zorlu bir uğraşla yeniden ele geçirmemi, varlığımın içine baskın yapıp girmemi, belli belirsiz ilerleyen tanrıdan önce davranmamı sağlayacak bir araçtır yalnızca. İntiharla kendi tasarımı yeniden doğaya uyguluyorum, ilk kez kendi irademle biçimlendiriyorum her şeyi.

Bana uygun olmayan organlarımın koşullandırmasından kendimi kurtarıyorum; ve yaşam, bana düşünmem için verileni düşündüğüm saçma bir talih oyunu olmaktan çıkıyor. Yani kendim seçiyorum düşüncemi, ve güçlerimin, eğilimlerimin, gerçeklerimin yönünü. Güzel ile çirkinin, iyi ile kötünün arasına yerleşiyorum. Askıda bırakıyorum kendimi; hiçbir yana eğilim göstermeden, yansız; iyilerin ve kötülerin kışkırtmalarının kurduğu dengenin kurbanıyım.

Çünkü yaşamın kendisi, bir çözüm değil; yaşam, seçilmiş, benimsenmiş, belirlenmiş hiçbir varoluş türüne sahip değil. Yaşam yalnızca, istekler ve olumsuz güçler dizisidir, tiksindirici bir rastlantıya bağlı koşullara göre amacına ulaşan ya da başarısızlığa uğrayan küçük karşıtlıklar dizisidir. Kötülük, her insana, eşit ölçüde verilmemiştir, deha da öyle, delilik de. Kötülük gibi , iyilik de, koşulların ve etkisini kimisinde çok kimisinde az gösteren bir mayanın ürünüdür.

Yaratılmak ve yaşamak ve değiştirilemeyecek biçimde belirlenmiş varlığının en akla gelmez dallarına, en küçük ayrıntılarına dek kendini hissetmek, kesinlikle aşağılık bir durumdur. Aslında biz ağaçtan başka bir şey değiliz ve olasıdır ki, benim soyumun ağacının bilmem hangi boğumunda, belirlenmiş bir günde kendimi öldüreceğim yazılıdır.

İntihar özgürlüğü kavramı da, kesilmiş bir ağaç gibi düşüyor. İntiharımın ne zamanını, ne yerini, ne de koşullarını ben yarattım. Onun kavramını bulan da ben değilim, koparılmayı duyabilecek miyim?

Belki o anda varlığım parçalanıp dağılır; ama ya bütünlüğünü korursa, sakatlanmış organlarım nasıl işleyecek, varlığı olanaksız hangi organlarımla gözlemleyeceğim bu kopmayı? Ölümü, bir sel gibi duyuyorum üzerimde; gücünü bilemeyeceğim, apansız sıçrayan bir yıldırım gibi. Tatlarla ve dolanıp duran labirentlerle yüklü duyuyorum ölümü. Bunun neresinde benim varlığımın düşüncesi?

Bu Tanrı, beni,istediği gibi kullandı, saçma biçimde; beni canlı kıldı, yadsımaların yokluğunda, benim atak yadsımalarımın yokluğunda, düşünülen yaşamın, duyulan yaşamın en küçük kıpırtılarını bile yok etti bende. Yürüyen bir robot durumuna indirgedi beni; ama öyle bir robot ki, bilinçsizliğinin kırıldığını duyumsuyordu.

Ve işte ben, yaşamakta olduğumu göstermek istedim, şeylerin çınlayan gerçekliğiyle birleştirmek kendimi, yazgımı parçalamak istedim.

Tanrı ne dedi buna?

Yaşamı hissetmiyordum; değer yargılarıyla ilgili her kavramın dolaşımı, bende, kurumuş bir ırmaktı. Yaşam, bir nesne, bir biçim değildi bende; bir dizi mantık yürütmeydi yalnızca. Ama boşuna işleyen, bir yere ulaştırmayan mantık yürütmelerdi bunlar ve bende, irademin kesinleştiremediği “taslaklar” biçiminde kalıyorlardı.

Buradan intihar durumuna geçmem için de benliğimin bana geri dönmesini beklemeliyim, varlığımın tüm eklemlerini özgürce oynatabilmeliyim. Tanrı beni, umutsuzluğun içine bıraktı, sanki ışıkları bana ulaşan çıkmazlar burcunun ortasına bıraktı. Ben artık ne ölebiliyorum, ne yaşayabiliyorum, ne de ölümü ya da yaşamı istememezlik edebiliyorum. İnsanların tümü de benim gibi.


Antonin Artaud